 | mavitepeler (04.06.2012 - 15:06) GİZLİ BAHÇEM
Perdeler kapanıyor. Sesler giderek küçülüyor zihnimde... Sesler küçüldükçe bir yer açılıyor, belki de bir kapı. Bilemiyorum şimdi. Işıklar mı söndü. "gırç" sesiyle kulaklarım tırmalandı. Ah anne, yine beceremedin beni uyandırmadan odamdan çıkmayı. Uyandım işte. Neyse... Her yer karanlık ve ben varım o siyah gecenin içinde. Bir ışık var sanki. Dönengeçten mi geliyor acaba diye tavandaki yıldızlara baktım. Eh belki ama "aff Allah'ım aff" annem öğretmişti "of" diyeceğim yerde "af" demem gerektiğini. Karanlık ne kadar bunaltıcı. Ama karanlığı yaratan Allah (c.c) gün ışığının uyuyan mahlukatı rahatsız etmesin diye örtmüş üzerimize biliyorum. Onu da annem öğretmişti bana. Anneler ne çok şey biliyor değil mi? Ama bizim büyüdüğümüzü hâlâ öğrenemediler.
O da ne? Kapımın ardından sızan ışık yığınına bak! Çok enteresan. Gün ne çabuk geçmiş hayret! Yoksa sahiden de uyudum da sabah mı oldu? Yok yok! Bu mümkün değil. Sabah olsaydı benim odamda da ışık olurdu. Ama odamın içi karanlık. Bakalım şu ışığın sırrı neymiş.
Kapıya doğru ilerledim. Bir yandan da ürküyordum tabi. Ama on yaşında bir kız ne diye bir ışık huzmesinden koksundu ki? Kapıyı araladım önce. Göz ucuyla dışarıya bakmamla kapamam bir oldu. Tabi çok şaşkınım. Olamaz, yanılıyor olmalıyım. Kendime bir çimdik attım. "Ah" canım yandı. Ee, kendimde olduğuma göre neydi şimdi bu? Titremeye başladım. Ama tüm cesaretimi toplayıp o kapıyı yeniden açmalıydım. "Lay, la, lay, lay, la, la, lay, lay..."
Kapıyı bu kez sonuna kadar açtım. O ışık yumağı yüzümü aydınlattı. Her yer rengarenk. Mis gibi çiçek kokuları sardı odamı. Güneş tüm güzelliğiyle salınıyor en tepede. Kuşlar ayaklarında çiçeklerle işlenmiş bir tacı başıma taktılar. Çağlayan bütün maviliğiyle şarıl şarıl doluyor kulaklarıma. Beyaz, mavi, pembe gökyüzü, yelpazesini savuruyor bir o yana bir bu yana... Huzur ile buyur ediyor kapıma kadar uzanan bir yol, karşı tepedeki pembe şatoya...
Gülümsedim, güller açtı bahçemde. Yürüdüm, yürüdüm. "Vuuuv" diye bir rüzgar esti sol omzumdan. Saçlarım savruldu. Sonra bir baktım ki, koyunlar, kuzular, inekler, böcekler, kuşlar uçuyor havada. "Hadi gel Fatma. Çok eğleneceksin" diyor biri. Heyecanla yürümeye devam ettim. Fakat onlar çevremde uçuşarak konuşmaya devam ettiler geri.
"Hayır hayır! Yürümeden gel.
Sakın yürüme! Yoksa eğlenemezsin bizimle."
Kuzular dans ede ede uçarken koyunların biri de bana dönerek:
"Eğer eğlenmek değilse niyetin, dön odana geri!
Kapat kapını gir içeri.
Karanlıkta kal, sen olma pembe şatonun sahibi..."
Sonra ben adım atmazken ağlamaklı bir ses tonuyla onlara yalvardım:
"Hayır, hayır. Sakın yanlış anlamayın beni!
Benimse şato, elbet gitmem geri.
Fakat mazur görün, anlamadım sizi.
Nasıl gelirim ki yürümeden ileri..."
İneklerin en şişman olanı konuştu bu kez benimle:
"Bu diyarda kimse yürümez yerde.
Sen de kendin katıldın bize.
Baksana etrafındaki nesnelere,
Hepsi uçar kalmaz gerilerde..."
Ben onların dediğini yapıp etrafıma baktım. Evet, her şey gerçekten de uçuyordu. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, dereler, ırmaklar, koyunlar, aslanlar, martılar, salyangozlar... Hiçbir şey ama hiçbir şey yerde değildi benden başka. Üzerinde durduğum yol bile meğer havalanmıştı. Sonra karşımdaki pembe şato! O da yerde değildi. Ben de arkamı dönüp odamın kapısına baktım. İçerisi hâlâ karanlıktı. Ayaklarıma baktım, ayaklarım hâlâ yolun üzerinde mıhlanıp kalmıştı. Sonra uçan kuşlara, ineklere, ağaçlara baktım. Hepsi bana: "Hadi çabuk gel çok eğleneceğiz" diyordu.
Uçmaya çalışmak için ayaklarımı kaldırıp zıpladım. Olmuyordu. Ellerimi kaldırıp çırptım, yine uçamıyordum. Gözlerimi kapayıp meditasyon yapmayı denedim. Uçabiliyor olmayı hayal edip gözlerimi açtığımda inanamadım. Sahiden de hayal etmek yetmişti. Evet ayaklarım yerden kesilmeye başladı. Havalandım, havalandım, havalandım. Ben havalandıkça heyecanım artıyordu. Etrafımdaki her şey daha yakındı bana. Onlar da sevinçle el çırptılar. Ben de kahkaha atarak "uçuyorum, uçuyorum" diye haykırdım. Kelebekler etrafımda çember kurup dans ettiler.
Sonra kuşlar bu kez üzerime beyaz çiçeklerle bezeli bir elbise getirip giydirdiler. Ben heyecanla şatoma uçmaya hazırlanırken yolda ağaçların meyveleri dikkatimi çekmişti. O da nesi? Her şeyin çok ilginç olduğu bu diyarda ağaçlar da garip bir güzellikteydi. Ağaçların bazılarında rengarenk kıyafetler asılıydı. Bazılarında ise çeşit çeşit yemekler vardı. Yemeklerden bir kaçını gözüme kestirmiştim ki, önüme altın tepside istediğim yemekler sunuldu. Karnımda epey açtı hani. Hepsini bir çırpıda yedim. Sonra yoluma tekrar koyuldum. Aaa, şuraya bak! Irmaklar bile renkli akıyor. Şerbet mi istersin bal mı? Süt bile var ne güzel. Oh be, burada hayat var! Yanaşıp akan ırmaklardan istediğimi doya doya içtim. Karnım iyice doyduğu halde hiç şişkinlik olmadı. Hayret! Yavaş yavaş şatoma yaklaşıyorum. Ve yaklaştıkça göz kamaştıran güzelliği daha da belirginleşiyordu. Değerli taşlarla süslenmiş ve bir şehir kadar büyük olmalıydı bu şato! O kadar neşeliydim ki etrafımda dans eden kuşlara ben de eşlik ediyorum. Çok eğleniyordum gerçekten. Şu şatonun sahiden bana ait olması çok garip, üstelik karşılıksız benimdi. Acaba hizmetçilerim, tahtım, kuş tüyü karyola da var mıydı içeride. Sevinerek ilerlerken düşünmeye başladım. Keşke annem babam ve tüm sevdiklerim de bu diyara gelebilselerdi. O zaman hiçbir kötülük olmadan mutlu bir hayat sürerdik. Sahi ne çok özledim annemi. "Fatma, Fatma" diye seslenişi kulağımda çınlıyor sanki. Ne kadar da gerçek bir ses, ne garip. Belki de onlar da bu pembe şatonun içinde beni bekliyorlardır. Uçmaya devam ettim. İnşallah pembe şatoda beni bekliyorlardır. Neyse ki kapıya varmıştım. Kapıyı açmadan önce cesaretimi topladım. Biraz ürpermiştim galiba. Merak ediyordum kapının ardında ne vardı acaba? Nihayet kapının kolunu çevirdim. "Gırç" sesiyle bembeyaz bir ışık yığınının üzerime hücum etmesi bir olmuştu. Korkuyla haykırarak "anne" diyebildim.
Sonra annem açtığı kapıyı kapatıp yanıma koştu. Beni kucağına alıp alnımdan öptü. Su verip üzerimdeki terli pijamalarımı değiştirdi. Ve bana "Okuduğum cennet bahçesi kitabının etkisi altında kaldın galiba. Rüya gördün çocuğum. Haydi uyu, ben yanındayım." dedi. Annem aslında benim yanımdaydı ama ben rabbimin bana bahşettiği meleğinin yanındaydım, biliyordum. O benim meleğimdi. Canım annem! Ona tebessüm edip annemin kucağında yeniden uykuya daldım. |  |